Etiket: türklerin

Haçlı Seferlerinin Sonuçları – Maddeler Halinde

Dini Sonuçları:

✓ Avrupa’da kilise ve din adamlarına olan güven azalmıştır. Katolik Kilisesi zayıflamıştır.
✓ Kilisenin gücü azalınca Skolastik düşünce zayıflamış bilim, sanat ve edebiyat alanındaki çalışmalar hızlanmıştır.
✓  Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen yerler Müslümanların elinde kalmıştır.

Ekonomik Sonuçları:

✓ Doğu-batı arasındaki ticari ilişkiler gelişmiş, Akdeniz’deki limanların Önemi artmıştır.
✓ Seferlerin mali ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kralların İtalya bankerlerinden borç para almaları bankacılık sektörünün gelişmesine ortam hazırlamıştır.
✓ Anadolu, Suriye, Filistin toprakları savaşlarda zarar gördüğünden buralardaki Türk ve İslam devletleri ekonomik yönden olumsuz etkilenmişlerdir.

Siyasi Sonuçları:

✓ Avrupa’daki soyluların ve derebeylerinin birçoğunun seferler şırasında ölmesi, feodalite rejiminin zayıflamasına neden olmuştur.
✓ Avrupa’da merkezi krallıklar güç kazanmıştır.
✓ Türklerin batıya ilerleyişleri bir süreliğine durmuştur.
✓ Türklerin elinde bulunan Batı Anadolu Bizans’ın eline geçmiştir.
✓ Haçlılara karşı mücadele eden ve İslam dünyasını Haçlılara karşı koruyan
✓ Türklerin İslam dünyamdaki saygınlığı artmıştır.

Sosyal Alandaki Sonuçları:

✓ Avrupa’da hayat standartları yükselmiş, ticaretle uğraşan burjuva sınıfı ortaya çıkmıştır.
✓ Derebeylerinin zayıflaması sonucu köylüler yeni haklar elde etmişlerdir.

Bilim ve Teknik Alandaki Sonuçları:

✓ Avrupalılar Müslümanlardan kâğıt, matbaa, barut ve pusulayı öğrenmiş, bunları Avrupa’ya götürerek bilim ve teknik alandaki gelişmeleri hızlandırmışlardır.
✓ Avrupalılar Türk ve İslam dünyasını daha yakından tanıyarak faydalanmışlardır.

{ 1 Comment }

Abbasi’ler Dönemindeki Gelişmeler

Devlet Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelen Ebu’l Abbas Abdullah tarafından kurulmuştur. Devlete bu yüzden Abbasiler denilmiştir.

✓ Ebu’l Abbas iç karışıklıkları bastırmış, devletin başkentini Şam’dan Küfe’ye
taşımıştır. Halife Ebu Cafer Mansur döneminde Bağdat şehri kurularak başkent buraya taşınmıştır.
✓ Emevi topraklarından sadece Endülüs (İspanya) kontrol altına alınamamıştır.
✓ Devlet en parlak dönemini Halife Harun Reşid zamanında yaşamıştır. Bu dönem de Bizans vergiye bağlanmıştır.
✓ Abbasi Devleti zamanında Emeviler gibi geniş alanları kapsayan fetihler olmamıştır. Bu dönemde diğer milletler ve kültürler ile ilişkiler geliştirilmiştir.
✓ Abbasiler özellikle Türklerle iyi ilişkiler kurdular. Türklerden devlet kademelerinde ve askerlik alanında yararlandılar.
✓ Özellikle 751 tarihinde Abbasilerle Çinlirler arasında yapılan Talaş Savaşı’nda Abbasilere yardım eden Türklerin savaşçılık özelliklerini yakından tanımış oldular.

Avasım Şehirleri: Halife Harun Reşid zamanında Bizans sınırlarının korunması amacıyla Diyarbakır’dan Tarsus’a kadar uzanan bölgede bu şehirler kurulmuştur. Türkler bu şehirlere yerleştirilmiştir.
Samerra Şehri: Halife Mutasım zamanında Türklerin Araplarla karışarak savaşçı özelliklerini kaybetmemesi amacıyla kurulmuş ve sadece Türkler bu şehre yerleştirilmişlerdir.

✓ Abbasilerin Türklere bu şekilde değer vermesi Türklerin İslamiyeti benimsemesine zemin hazırlamıştır.

Abbasilerde Devlet Teşkilatı

Hz. Ömer zamanında kurulan Divan teşkilatını getiştirmişlerdir. Divan devlet meselelerinin görüşüldüğü ve problemlere çözüm bulunan önemli bir kurum haline getirilmiştir. Merkez divanın haricinde, bu divana bağlı altta da aynı esaslar dahilinde işleyen küçük divanlar bulunmaktaydı. Abbasi devrinden itibaren divan, bütün İslam devletlerinde yaygın bir hale geldi.Vezirlik makamı ilk defa Abbasi devletinde uyyulanmaya başlayan bir yapıdır. Vezirlere devlet idaresinde geniş yetkiler verilmiştir.

{ Add a Comment }

Türkler Niçin Müslüman Oldu

610’da ortaya çıkan ye 624’te Arabistan sınırlarını aşan İslâm dini, VIII. asrın daha ilk çeyreğinde Büyük Okyanus’la Orta Asya arasında yayılmıştı. Erken zamanda Müslümanlarla temasa geçen Türkler, bir buçuk asır kadar bu dini yakından tetkik etmişlerdi. Yüzbinlerce Türk, Müslüman olmuş, Abbâsî halîfelerinin hizmetinde başkumandanlıklara, umumî valiliklere, hattâ hükümdarlıklara kadar çıkan Türkler olmuştur. Karahanlılar’ın başında bulunduğu Büyük Türk Hâkanlığı, güneydoğuya doğru indikçe, yakınlaşma fazlalaşmıştır.

Bu sırada Mâveâünnehir, tamamen bir Müslüman ülkesi idi. Bu ülkede yaşıyan İranlılar ve sayıları onlarınkine yaklaşan Türkler, tamamen Müslümandı. Bu halk, İran asıllı Sâmânî devletinin tebası idi. Jeopolitik zaruretler, Sâmânîler’den Mâverâünnehr’i almayı icab ettiriyordu.Bu ülke, Hunlar’dan Göktürkler’in yıkılışına kadar Büyük Türk Hâkanlığı’na aitti. Şimdi Arap fethinden sonra İranlılara geçen bu mühim ve zengin memleketi geri almak şarttı. Uzak Doğu’da Çinliler ve Moğollar tarafından yolları kapanan Türkler, Yakın Doğu’ya akmak mecburiyetindedirler Fakat Müslüman dininin bünyesine ve Ortaçağ’ın en yüksek medeniyet ve kültürüne sahip olan İslâm toplumuna. hulûl edebilmek için, bizzat Müslüman olmak şarttı.

Mâverâünnehr’in değil îranlı halkının, Müslüman Türk ahalisinin bile Şaman dinininden olan Büyük Türk Hâkanlığı’na dahil olmak istemiyeceklerine hiçbir şüphe yoktu. Halbuki Müslüman bir Türk hâkanlığı, zaten yarı yarıya Türk’leşmiş olan bu ülkeyi kolayca ele geçirebilirdi. Sâmânîler askerî bakımdan ezilebilirse halkın yeni bir Müslüman hanedanı tanımaması için hiçbir sebep yoktu. Büyük Türk Hâkanlığı’nı ellerinde tutan Karahanlılar’m Müslüman olması Mâverâünnehir ve sonra Horasan‘ı yani Orta Doğu ile Yakın Doğu arasındaki bu pek zengin ve kalabalık ülkeleri, olgun meyve hâlinde Türkler’in eline düşürecekti. Siyasî dehâya sahip Türk hâkanlannın bu gerçekten gaflet etmeleri muhtemel değildi.

Ancak Türkler’in Müslüman olmasının bu jeopolitik ve siyasi sebebi yanında, bir de mânevi cephesi vardır. Türkler’in bir kısmı bir müddetten beri Şaman dinini bırakmış, Manihaist ve Budist olmuştu. Başka din ve mezhepleri kabûl edenler de vardı. Bu dinlerin Türk millî ruhuna aykırılığı, bir asrı geçmeden anlaşılmıştı. Türk toplumunu yabancı kültürlere iten, cihangirlik vasıflarını kaybettiren, askeri meziyetlerine halel getiren bu dinler, Türk toplumunda mânevi değerleri değiştirmiş ve büyük buhran yaratmıştı. Fevkalâde pratik oluşu ve Türkler’in öteden beri değer verdikleri mânevi unsurlara bağlılığı bakımından Müslüman dini, bütün bu kusur ve eksikliklerden uzaktı. Türkler’in Müslüman dinini samimi olarak, baskısız, kendi istekleriyle kitle hâlinde kabûl etmeleri, az zamanda millî bünyelerine uydurmaları, onlan, tarihlerinin en büyük ve şevketli devrinin eşiğine getirdi.

Türkler, 4 Sünnî mezhepten Hanefî mezhebini kabûl ettiler. Bağdad’daki Abbâsî halîfelerinin de mezhebi buydu. İslâm dininin pratikliki ve gerçekliği yanında bu mezhebin tolerans ve suplesi, Türkler’i cezbetmişti. Bu sırada Şîîler, her yerde Sünnî halifelerin otoritesini geniş ölçüde yıpratmışlardı. İslâm dini ile Türkler’in biribirlerine faydaları karşılıklı oldu. Sünnîler’in hâkimiyeti ve Şîîler‘in bugünkü dar sınırlara itilmesi, Hanefî mezhebinin kesin zaferi, hep Türkler’in eseridir.

İslâm dünyası, kargaşalıktan ve halîfelerin zaafından bıkmıştı. Türkler’in getireceği asayiş, düzen ve refahı dört gözle bekler haldeydi. Bu temayül, büyük teşkilâlâtçı ve derin siyasî adamlar olan Türk hâkanlannın gözünden kaçamazdı. Hâsılı herşey, Türkler’e İslâm dünyasının efendiliğini hazırlıyordu.

Türk cihan devletinin tohumlan, böylece atıldı. Romalılar’da ve Anglo – Saksonlar’da görülen teşebbüs kabiliyeti, yeni ülkeler açmak ve o ülkeleri teşkilâtlandırmak hassası, Türkler’de de vardı. Türkler’de şuur hâlinde olan bu unsur, Oğuz Destânı’na şu cümlelerle aksetmiştir: «Daima göç edeler, oturak olmıyalar!».

Rus tarihçisi Barthold şöyle diyor: «Türkler’in bilhassa X. asırda başlayan fetihleri, onlarda millî bir gurur uyandırdı. Bu gurur, XX. asırda bile Türkler’in işine yaramıştır».

Bu suretle Karahanlılar çağında, o zamanlar «Turan» denen Türkistan‘ın hemen tamamı Müslüman oldu. Karahanlılar, bu dinin yayılmasını, millî bir siyaset hâline getirdiler. İslâm medeniyet ve kültürü, cihanşümul bir mahiyet kazandı. Bir Fransız tarihçisi, Ca- hun, şöyle diyor: «Türkler’in aksiyon dehâsı olmasaydı, İran ve Arap tefekkürleri kendi sınırlarını aşamazlar, bir Asya medeniyeti doğmazdı». Fârâbî, Hârezmî, Bîrûnî, Cevheri gibi cihanşümûl İslâm bilginleri, cebir ve trigonometriyi ilim hâlinde vaz’edenler, hattâ en iyi Arapça sözlüğü yazanlar, felsefe ve tıbba, matematik, astronomi ve coğrafyaya ileri hamleler kazandıranlar, Türk asıllıdırlar. Arap, İranlı ve Türkler’in müşterek eseri olan İslâm medeniyeti, asırlar boyunca dünyanın en yüksek medeniyeti olarak kalmıştır.

{ 2 Comments }

Orta Asya Türk Göçleri Neden ve Sonuçları

Türklerin ilk vatanı olan Orta Asya’dan çeşitli nedenlerle çeşitli yönlere göçler olmuştur, bu göçlerin nedenleri olduğu gibi tüm dünyayı etkileyen sonuçları da olmuştur.

Türk Göçlerinin Nedenleri:

Buzullar çağının sona ermesiyle Orta Asya’da iklim şartları ve buna bağlı olarak coğrafi şartlar değişti. Kuraklığın hüküm sürdüğü, şiddetli kışların yaşandığı bir karasal iklim görülmeye başlandı. Bunlara bağlı olarak, otlaklar azaldı, hayvan sürülerinde ve insanlarda salgın hastalıklar başladı. Daralan otlaklara sahip olma mücadelesi iç çatışmaları artırdı. Komşu toplulukların (özellikle Çin) saldırıları da yoğunlaşınca, Orta Asya’dan Türk göçleri başladı.

Türkler M.Ö. II. binden itibaren başlayan bu göçler sonunda, Çin, Hindistan, Sibirya, Mezopotamya, Anadolu, Karadeniz, Balkanlar ve Orta Avrupa’ya yerleşmişlerdir. Türklerin rahatlıkla göç edip yerlerini değiştirebilmelerinde, bağımsızlıklarına düşkün olmaları en önemli etken olmuştur. Türklerin konar-göçer yaşantıyı benimsemeleri, atı ve tekerlekli arabaları kullanmaları göçleri kolaylaştırmıştır.

Türk Göçlerinin Sonuçları:

  • Türkler gittikleri bölgelerde siyasi egemenlik sağladılar, buralarda pek çok Türk devleti kurdular. Ancak ön Asya dışındaki bölgelerde, siyasi varlıklarını devam ettiremedikleri gibi, bulunduktan bölgelerin kültürlerini benimseyerek, Türklük özelliklerini kaybettiler ve başka toplumların potasında eriyip yok oldular.
  • Orta Asya Türk Göçleri dünya kaderinde de etkili olmuştur. Avrupa’ya gidenler “Kavimler Göçü”nü başlatmış, Avrupa’nın etnik, siyasal yapısının değişmesine, günümüz Avrupa milletlerinin oluşmasına neden olmuştur.
  • Türk kültürü göçler sonucunda çok geniş bir alana yayılmıştır.
  • Orta Asya’da kalanlar yaşamlarını elverişli yerlerde sürdürmüştür.

Türklerin bu göçler neticesinde çok büyük bir alana dağılması ve farklı kültürel özelliklerin ortaya çıkması, Türk tarihinin belirli bir zaman süreci içinde bir bütün halinde değerlendirilebilmesini güçleştirmiştir.

{ Add a Comment }

Türklerin İlk Ana Yurdu ve Sınırları

Türklerin ilk ana yurdu denilince, doğuda Baykal Gölü ve Kingan dağları, batıda Hazar Denizi ve Ural dağları, kuzeyde Sibirya, güney yönünde ise Himalaya dağlarının çevrelediği Orta Asya akla gelmektedir. Orta Asya’nın coğrafi şartları ve iklim koşulları Türklerin yaşantılarını ve yaşamsal faaliyetlerini doğrudan etkilemiştir. Bu koşullar Türklerin konar-göçer yaşam biçimini benimsemelerinde, daha çok hayvancılıkla uğraşmalarında, savaşçı ve teşkilatçı bir karakter kazanmalarında etkili olmuştur. Türklerin ana yurtta kurdukları ilk kültürler M.Ö. 4500’lere kadar dayanmaktadır. Bunlar:

  • Anav,
  • Afanasyevo,
  • Andronova,
  • Karasuk,
  • Tagar kültürleridir.

Bu kültür çevrelerinde yapılan kazılarda, Türklerin atı evcilleştirdikleri, eşya yapımında taş, toprak ve madenleri kullandıkları, dokumacılık yaptıkları, tekerlekli arabalar kullandıkları ortaya çıkarılmıştır.

{ Add a Comment }

İlk Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

Devlet Yönetimi: Bağımsızlıklarına düşkün ve teşkilatçı yapıya sahip olan Türkler, birçok topluluğu ustalıkla idare etmiş ve çeşitli devletler kurmuşlardır. Türklerde ülke hanedanın ortak malı sayılmıştır. Bu durum hanedan içi mücadelelerin yaşanmasında etkili olmuş bu da devletlerin uzun ömürlü olmasını engellemiştir. İslamlık öncesi Türk devletleri hakan, kağan, yabgu, şanyü, han gibi ünvanlar verilen hükümdarlar tarafından yönetilmiştir. Türkler hükümdarlığın Gök-Tanrı tarafından verildiğine inanmış ve bu yetkiye kut demiştir. Kut’un kan yoluyla babadan oğula geçtiğine inanılmıştır. Bu durum bir taraftan taht kavgalarına neden olmuş öbür taraftan da halkın hükümdarlara bağlılığını artırmıştır. Hükümdarların eşleri olan hatunlar da devlet yönetiminde etkili olup boy beylerini temsilen kurultaya katılır, elçi kabulünde bulunurdu. Türklerde devleti daha kolay idare edebilmek amacıyla ülke iki bölüme (sağ-sol, doğu-batı, iç-dış, ak- kara) ayrılmıştır, (çifte hükümdarlık sistemi, federatif) Doğu batıya göre üstün kabul edilirdi.

Türklerde en kabiliyetli şehzadeler (tekin) tahta geçerdi. Çinli prenseslerden doğan çocuklar hükümdar olamazdı. Bu durum Türklerin ulusçu devlet anlayışını benimsediğini ve hanedanı korumaya çalıştığını gösterir. İlk Türk devletlerinde siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel sorunlar Kurultay (Toy) adı verilen mecliste görüşülürdü. Kurultaya hakan, hatun, prensler, yöneticiler ve boy beyleri katılırdı. Kurultay’da herkesin görüşünü rahatlıkla savunması demokratik bir tavırdır. Kurultay’da alınan kararlar hükümdar onaylarsa yürürlüğe girerdi. Bu durum Kurultay’ın bir danışma meclisi olduğunu gösterir. Devlet yönetiminde ayrıca, buyruk (bakan), tudun (vali) ve subaşı (ordu komutanı) gibi görevliler de yer almıştır.

Ordu: Türkler askeri alana da önem vermiş ve genellikle atlı askerlerden oluşan güçlü ordular oluşturmuşlardır. Mete Han döneminde onlu sistem sayesinde ilk düzenli ordu oluşturulmuştur. Savaşlarda hafif silahlar kullanılmış, hilal (sahte geri çekilme) taktiği uygulanmıştır. Türklerde ordu-millet anlayışı vardı. Ücretli askerlik görülmezdi. Türklerin bu tür askeri özellikleri orduda disiplinin sağlanmasında ve savaşlarda hızlı hareket edilmesinde etkili olmuştur.

Din ve İnanış: Türkler tek tanrılı inanç sistemini benimsemişlerdir. (Gök Tanrı inancı) Bunun dışında tabiatta gizli güçlerin varlığına inanmış, ancak bunlara tapmamışlardır. Türkler ölülerinin ardından yuğ adı verilen cenaze törenleri düzenlemiş, yine ölülerini kurgan adı verilen mezarlara, atı ve sevdiği eşyalarıyla birlikte gömmüşlerdir. Mezarların çevresine öldürülen düşman sayısı kadar yontulmuş insan heykelleri (balbal) dikmişlerdir. Bu durumlar Türklerin ölümden sonraki hayatın varlığına inandıklarını gösterir. Dini alanda hoşgörülü olan Türk toplulukları Gök Tanrı inancının dışında Budizm, Maniheizm, Musevilik, Hrıstiyanlık ve İslamiyet gibi inançları da benimsemişlerdir.

Sosyal ve iktisadi Hayat: Türklerde halk sınıflara ayrılmamıştır. Toprağa bağlı bir yaşantı olmadığı için kölelik yoktur. Türk toplumunun oluşmasında aileden, sülalelere, sülalelerden, boylara, boylardan buduna (millet) giden bir sistem vardır. Bu durum Türklerde toplumsal alanda eşitlik olduğunun göstergesidir. Ataerkil aile yapısına sahip olan Türklerde tek eşle evlilik yaygındır. Türklerin büyük bölümü konar-göçer yaşam biçimini benimsemişlerdir. (Yaylak – kışlak) Türk toplumu geleneklere dayanan ve herkesin uymak zorunda olduğu töre adı verilen yazısız hukuk kurallarıyla yönetilmiştir.

Töreye hükümdarlar da dahil olmak üzere herkesin uymak zorunda olması Türklerde yasaların üstünlüğü ilkesinin benimsendiğinin göstergesidir. Devlete karşı isyan ve ihanet, adam öldürmek, at çalmak, zina etmek gibi suçlar idamla cezalandırılmıştır. Mahkemeler, hükümdarın başkanlığındaki devlet mahkemeleri ve yargucu başkanlığında adli suçlara bakan mahkemeler olarak ayrılmıştır. Hapis cezası çok uygulanmazdı. Göçebe yaşam tarzı nedeniyle uzun süreli hapis cezaları uygulanmamıştır. Suçluların devlet tarafından cezalandırılması kan davalarını büyük ölçüde önlemiştir.

Coğrafi koşullar nedeniyle geçimlerini daha çok hayvancılık yaparak sağlayan Türkler, ihtiyaçları kadar tarımsal üretim de yapmışlardır. Sulama kanallarının yapılması, tarım araçlarının kullanılması Türklerin tarımla da uğraştıklarının göstergesidir. Türklerde ticaret de önemli yer tutmaktadır. Türkler komşu ülkelere hayvansal ürünler satmış karşılığında ipek, giyim eşyası ve tahıl gibi ihtiyaç maddeleri almışlardır. İpek ve Kürk Yolu gibi dönemin ticaret yollarına hakim olmak için, başta Çin olmak üzere rakipleriyle mücadele etmişlerdir. Para olarak hükümdar mührü taşıyan ipekli bez parçaları kullanmışlardır. İlk parayı Türgişler kullanmışlardır. Türk devletlerinde ayrıca demir ve tahta işlemeciliği, dokumacılık ve dericilik sanatları da gelişmiştir.

Yazı, Dil ve Edebiyat: Türk yazısının M.Ö. V. yüzyılda mevcut olduğu tahmin edilmekle birlikte Türklerde yazılı kültürünün gelişmesi çok geç bir dönemde olmuştur. Bu nedenle Türklerle ilgili en eski bilgiler Çin, Bizans ve İran kaynaklarından öğrenilebilmiştir. Göktürkler, Uygurlar ve Türgişler alfabe kullanmışlardır. Göktürklere ait Orhun Abideleriyle Uygurlara ait Karabalgasun Yazıtı Türklerin kendilerini anlattıkları en eski belgeler sayılmaktadır. VI. yüzyıla ait Yenisey Yazıtları ise tahrip olduğu için okunamamıştır. Türk kültüründe sözlü edebiyat ürünleri olan destanlar sav, sagu, koşuk önemli yer tutmuştur. Bu destanların en önemlileri Alper Tunga, Oğuz Kağan, Ergenekon, Göç, Türeyiş ve Manas destanlarıdır. Dede Korkut Hikayeleri de önemli edebiyat ürünleri arasında gösterilebilir.

Bilim ve Sanat: Türkler İslamiyet öncesi dönemde astronomi alanında çalışmalar yapmış On iki Hayvanlı Türk Takvimi’ni hazırlamış ve bir yılı 365 gün 5 saat olarak hesaplamışlardır. Göçebe yaşantıya sahip Türkler, Uygurlara kadar sanat eserlerini daha çok taşınabilir malzemelerden yapmışlardır. Uygurlardan itibaren ev, saray ve tapınaklar yapılmış mimari çalışmalar geliştirilmiştir.

{ Add a Comment }