Etiket: sanat

Şeyh Hamdullah Hakkında Kısa Bilgi

Şeyh Hamdullah ile İlgili Kısaca – Özet Bilgi(? – 1526):

Geleneksel sanatlarımızdan hat sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustası kabul edilen Şeyh Hamdullah‘ın kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1429-1456 tarihleri arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Seçkin bir aileye mensup olan Şeyh Hamdullah, Amasya’da dünyaya geldi. Amasya’da şehzadeliğini geçiren II. Beyazıt‘ın da hocası olan Hatip Kasım Efendi‘den ders aldı ve ileri düzeyde Arapça öğrendi.

Amasya, o dönemde Şehzade şehri olduğu, başka deyişle Padişah olacak Padişah oğulları eğitimlerini Amasya gibi belirli şehirlerde tamamladıkları için, Amasya’da ciddi bir sanat çevresi oluşmuştu. Şeyh Hamdullah Çelebi, Şehzade şehrindeki bu sanat çevresinden İslam yazı sanatını, yani hat sanatını öğrendi.

Kendi üslubunu geliştiren Şeyh Hamdullah, sanat çevreleri ve saray tarafından kabul edildi; şehzadeliğini Amasya’da geçiren ve Şeyh Hamdullah‘ı da yakından tanıyan ve seven II. Beyazıt onu İstanbul’a davet etti ve saray kâtipliğine atadı. Beyazıt’tan sonra Yavuz Sultan Selim zamanında bir köşeye çekilen Şeyh Hamdullah, Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar sarayda görevlendirildi. 1526 yılında vefat eden Şeyh Hamdullah‘ın mezarı Karacaahmet Mezarlığındadır.

Şeyh Hamdullah üslup sahibi büyük bir hattattır ve kendisinden günümüze çok sayıda eser kalmıştır. Bu eserler dünya kültür mirasının eşine az rastlanır parçaları sayılmakta ve dünya çapında değer görmektedir.

{ Add a Comment }

3. Ahmet Dönemi Islahatları (Lale Devri)

Lale Devri Islahatları – Maddeler Halinde:

1718 yılında Avusturya ile imzalanmış Pasarofça Antlaşması’ndan 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı‘na kadar süren döneme Lale Devri denilmektedir. Bu dönemin padişahı III. Ahmet, Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dır.

Lale Devri’nde diplomasi, bilim, sanat ve eğitim alanında yaşanan gelişmelerin yanında; Osmanlı Devleti’nde özellikle başkent İstanbul merkezli olmak üzere eğlence hayatı yaygınlaşmıştır.

Lale Devri Islahatları:

  • En önemli yeniliklerin birisi 1727 yılında kurulan, Osmanlı Devletindeki ilk Türk matbaasıdır. Osmanlı Devleti’ndeki hattatlar ve müstensihler (eserleri çoğaltan kişiler) işsiz kalma korkusuyla matbaaya karşı çıkmışlardır.
  • Matbaayı Türkiye’ye Sait Efendi getirmiştir. İstanbul’da 1727 yılında İbrahim Müteferikka ile beraber açtıkları matbaada ilk olarak Van Kulu Lüğatı, Cihannüma ve Naima Tarihi eserleri basılmıştır,
  • Buna bağlı olarak bir Tercüme Heyeti kurulmuştur.
  • Bu dönemde görülen önemli gelişmelerin birisi de çeşitli Avrupa devletlerinde, ilk defa geçici elçiliklerin açılmış olmasıdır. (Lehistan, Viyana, Paris, Moskova)
  • İlk defa bu ülkelere eğitim için öğrenciler gönderilmiştir.
  • Bu dönemde Avrupa’da Türk tarzı moda ölürken, Osmanlı süsleme sanatarında ve diğer sanat alanlarında Avrupalı motifler Osmanlı sanatına girmiştir. (İstanbul Nuri Osmaniye Camii bu tarzda ilk örnek eserdir.)
  • İlk defa devlet eliyle Yalova’da kağıt fabrikası ağıldı.
  • İlk defa devlet eliyle çini imalathanesi ve kumaş fabrikası açıldı,
  • İlk defa doğu ve batı klasikleri bu dönemde Türkçeye çevrilmiştir.
  • Bu dönemde sivil mimari gelişti. III.Ahmet Çeşmesi bu alandaki en güzel örnektir.
  • Yeniçerilerden ilk kez bir itfaiye bölüğü oluşturuldu.
  • İlk defa sağlık alanında çiçek aşısı uygulandı.
  • Bir çok kütüphane açıldı.

Lale Devri‘nde sanat alanında görülen en önemli kişi Levni‘dir. Asıl adı Abdulcelil Çelebi olan Levni bu devrin en büyük nakkaşıdır.

Lale Devri‘nde edebiyat alanına dikkat çeken isim ise devrin en büyük şairi olan Nedim‘dir. Özellikle Lale Devri‘nin Divan Edebiyatı‘na getirdiği hava en olgun biçimiyle kendisini Nedim‘in şiirlerinde göstermektedir. Müzik alanında da Mustafa Çavuş ön plana çıkmıştır.

1727 yılında Üsküdar’da açılan ve Avrupa tarzı askeri eğitim vermeyi amaçlayan Hendesane bu alanda bir ilk teşkil etmektedir. Fakat Yeniçerilerin karşı çıkması ve yakaladıkları öğrencileri öldürmeleri sonucu amacına ulaşamadan kapanmıştır.

{ Add a Comment }

17.Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Kültür, Sanat, Bilim ve Mimari

XVII.Yüzyılda Osmanlı’da Kültür, Sanat, Bilim, Mimari:

Avrupa’da meydana gelen bilim ve sanat alanındaki gelişmeler gibi ileri seviyede bilimsel
çatışmalar olmamıştır. Osmanlı Devleti’nde bu dönemde yeni eserden daha çok matematik, tıp ve astronomi alanındaki
çevirilere ve yazılmış eserlerin açıklamasına yer verilmiştir. Edebiyat, tarih, müzik, güzel sanatlar alanında ise yeni eserler ortaya konulmuştur.

XVII. yüzyıl mimari eserlerinin en önemlisi Sultan Ahmet Cami‘sidir. Caminin mimari Sedefkâr Mehmet Ağadır. Hat Sanatının en büyük temsilcisi ise “Hattat Hafız Osman“dır.

XVII. yüzyıl Osmanlı’sındaki belli başlı sanatçılar ve bilim insanları şunlardır:

  • Nefi
  • Karacaoğlan
  • Lagarı Hasan Çelebi
  • Evliya Çelebi
  • Katıp Çelebi
  • Nabi
  • Mustafa Naima Efendi
  • Sedefkar Mehmet Ağa
  • Hattat Hafız Osman

{ Add a Comment }

Felsefenin Diğer Alanlarla İlişkisi

Felsefe – Bilim İlişkisi:

Felsefe ve Bilimin Bazı Ortak Yönleri: İkisi de mantık ilkelerine uygun, tutarlı bir biçimde dünyayı anlamaya ve açıklamaya çalışırlar. Her ikisi de kuşku, merak ve hayret ile başlamakta; sonrasında yöntemli ve sistemli bir araştırma etkinliği gerçekleştirilmektedir. Her ikisi de yöneldikleri konulara ilişkin kavramlar ve soyutlamaları kullanarak genellemeler elde etme amacı güderler.

Her ikisi de yöneldikleri konulara ilişkin araştırmalar yaparken, gerektiğinde birbirlerinin verilerinden yararlanırlar. Her ikisi de insanlar tarafından elde edilen bilgilerden oluşmaktadır.

Felsefe ve Bilimin Birbirlerinden Ayrılan Yönleri: Bilim duyusal alanın sınırları içinde kalan olay ve olgulardan hareket ederek deneysel yöntem kullanır. Felsefenin ise olgulara dayanma zorunluluğu yoktur; sonuçlara akıl yürütmelerle varır. Felsefe varlığın özünü bilmek ister. Bilim varlığın özü ile ilgilenmez. Olgular arasındaki nedensellik ilişkisini ele alır. Bilimde ulaşılan sonuçlar nesneldir. Bu bakımdan doğruluğu denetlenebilir. Bilimde bir kuram yanlışlanırsa zamanla değerini kaybeder. Felsefede ise düşünceler eskidikçe değer kaybetmez. Sonuçları mantıksal olduğundan doğruluğu test edilemez.

Felsefe – Din İlişkisi:

Felsefe ve Dinin Bazı Ortak Yönleri: Felsefe ve din amaç bakımından birbirlerine benzer. İkisi de evreni ve insanı anlamak, açıklamak için yola çıkar. Bu bakımdan felsefenin konuları içinde olan şeylerin büyük çoğunluğu aynı zamanda dinin de konuları arasında yer alır. Her ikisinde de varlık ve yaşam bir bütün içinde açıklanmaya çalışılır; ikisi de hakikati tanımak ve tanıtmak ister.

Felsefe ve Dinin Birbirlerinden Ayrılan Yönleri: Diğer yandan felsefe insan düşüncesinin ürünü iken, din, tanrısal kaynaklıdır. Dinin doğruları insanlara vahiy ya da Tanrı’nın elçileri aracılığıyla gelir. Felsefede ise doğrulara yalnızca akıl yürütme ile ulaşılır. Felsefenin ifadelerinin daha esnek olmasına karşılık, dinin ifadeleri daha kesindir. Felsefede her şeyden kuşku duymak esas iken, dinde kuşku yoktur. Din pratik yaşama yönelik iken, felsefe daha çok kuramsaldır.

Felsefe – Sanat İlişkisi:

Felsefe ve Sanatın Bazı Ortak Yönleri: Sanat da felsefe gibi insan eseridir. İkisinde de doğa ve insan varlığı konu olarak alınır. Yöneldikleri varlığı filozof ve sanatçıların anlayışlarına göre yansıtma vardır. Bu bakımdan ikisi de özneldir ve yaratıcılık gerektirir. Her ikisinde de uyulmak zorunda olunan birtakım ilkeler ve kurallar söz konusu değildir.

Felsefe ve Sanatın Birbirlerinden Ayrılan Yönleri: Felsefede akıl ilkeleri ileri derecede kullanılırken, sanatta daha çok, sezgiler, duygular, coşkular ve hayal gücü ön plandadır. Felsefe düşünce dünyamıza zenginlik katarken, sanat daha çok duygusal yönümüzü geliştirir. Felsefede bilgi ve eylemle ilgili “doğru”lar aranırken, sanatta “güzel” olan aranır.

{ Add a Comment }

Sanat Bilgisi Nedir – Özellikleri – Felsefe

Sanat, güzeli yaratan, gerçekliği simgelerle dile getiren bir etkinliktir. Hoşa giden, düşündüren şekilleri yaratma gayretidir. Sanattaki yaratma etkinliği, insanlar için yararlı araçlar üretmeyi değil, güzellik yaratmayı amaçlar. Müzik, resim, heykel, edebiyat, seramik, tiyatro, mimarlık başlıca sanat dallarıdır.

Sanatta, hayatı ve varlığı derin bir şekilde kavrama gücü vardır. Bu kavrama, gücü, bilimden ve felsefeden farklıdır: Akla dayanmaz, duyguya, coşkuya ve sezgiye dayanır. Sanatçı olayların gerçekliğini bireysel duyuşla ifade eder. Bu ifadeye, insanın ruh dünyasının zenginliğini katar. O, varlığın bir kesimini sezgi gücüyle kavrar; eseri ile varlığın ele aldığı kesimini ifade eder. Öyleyse sanat bilgisi, sanatçı ile yöneldiği nesne arasındaki ilgiden doğan bir bilgidir.

Sanatçı ifade aracı olarak terimlerin yanında sesi, rengi ve maddenin çeşitli biçimlerini (taş, ağaç, toprak, alçı vb. gibi) de kullanır. Sanatta söz konusu olan bilgi, kişiden kişiye, sanatçıdan sanatçıya değişen öznel (sübjektif) bir bilgidir. Bu durum güzellik yaratma sürecinde sanatçı hangi araçları kullanırsa kullansın, değişmez. Çünkü sanatçı yöneldiği nesneyi kendi bakış açısından görür, kendisine göre ifade eder.

Sanatçı çoğu kez aklın sınırlarını zorlayarak, onun dışına çıkar. Onu, ne zaman ne de mekân sınırlayabilir. Bu yüzden sanat bilgisi belirli bir yönteme bağlı değildir. Sanat bilgisinin ortaya koyduğu sanat yapıtı tektir. Yani aynı yapıt ikinci kez yapılamaz. Örneğin, Leonardo da Vinci yaşasaydı bile Mona Lisa tablosunu İkinci kez yapamazdı.

{ Add a Comment }

İslam Medeniyetinde Estetik Anlayışı – Konusu

İslam’a göre en büyük sanatkâr Allah’tır. Allah, olağanüstü güzelliklerle dolu olan kâinatı yaratmış, bu evreni de “en güzel bir biçimde” yarattığı insanın kullanımına sunmuştur. İnsan, kendisine ve evrene sanatkâr gözüyle bakınca en büyük sanatı görür. Bu güzellikler karşısında gözleri kamaşan insan, onların yaratıcısı olan “mutlak güzel”i arama duygusuna kapılır ki İslam medeniyetinin temelini işte bu duygu oluşturur.

Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar çok çeşitli kültürlerin egemen olduğu bölgelerden geçmişlerdir. İslamiyet’i kabul ettikten sonra ise daha önceki sanat anlayışlarını İslam’ın sanat anlayışıyla birleştirerek kendilerine özgü bir sanat meydana getirmişlerdir. Bu yüzden, kurdukları Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletleri, dönemlerinin en önemli sanat ve uygarlık merkezleri hâline gelmiştir. Müslüman Türkler, daha önceki birikimleri sonucunda, Osmanlı gibi büyük bir devleti kurarak sanat anlayışının zirvesine ulaşmışlar, sanatın hemen hemen her dalında önemli eserler meydana getirmişlerdir.

MİMARİ: Dinimizde ilme verilen önemin gereği olarak Müslümanlar medreseler inşa etmeye yönelmişlerdir. İslam’ın temizliğe verdiği önem sebebiyle de çeşme, hamam mimarisinin ortaya çıkıp gelişmesi sağlanmıştır. Ayrıca dinimizin ilkelerinin de etkisiyle hastaların tedavisi için darüşşifalar, yaşlı ve kimsesizlerin bakımı, barınması için darülacezeler, fakirlerin beslenebilmesi için aşevleri, yolcuların konaklaması için hanlar, kervansaraylar yapılmıştır.

Selçuklular Döneminde, türbelerde ve camilerde, İslam mimarisinde daha önce benzeri görülmeyen yeni estetik değerler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde camiler dikdörtgen şeklinde, çok sütunlu ve düz tavanlı olup süsleme yoğunluktadır. Süslemeler, daha çok, caminin ana giriş kapısında yapılmıştır. Minareler ise kısadır.

Türkler, Müslüman olduktan sonra İslam dini, onların hayatının her alanında etkisini göstermiştir. Bu dönemde özellikle Ahmet Yesevi, halk kitlelerinin çabuk anlayıp kolayca söyleyebileceği sade şiirlerle İslam’ı anlatmış ve “Tasavvufi Halk Edebiyatı”nın doğuşuna öncülük etmiştir.

Ahmet Yesevi’nin “Divan-ı Hikmet” adlı eseri ile doğan tasavvuf halk edebiyatı, 13. yüzyılda en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu yüzyılda, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin eserleri, Türk toplumunu önemli derecede etkilemiştir. Mevlânâ, yazdığı eserlerle İslam’ı coşkulu bir şekilde anlatmış, bu dinin hoşgörü anlayışını tüm insanlığa göstermiştir. Yunus Emre, yazdığı Türkçe şiirlerle fedakârlığı, barışı, hoşgörüyü ve doğruluğu dile getirmiş, Hacı Bektaş Veli de Türk diline canlılık kazandırmış ve Türkçe dua edilmesine öncülük etmiştir.

MUSİKİ: İslam medeniyetinde musikinin temelleri Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplum tarafından atılmıştır. Bu dönemde Hz. Muhammed güzel sese büyük önem vermiş ve ezanı da sesi güzel olduğu için Bilali Habeşi’ye okutmuştur. Hz. Muhammed, Kur’an’ın güzel sesle ve güzel bir makamla okunmasını istemiştir. İslam medeniyetinin ilk dönemlerinde El-Kindî, musiki ve nota yazım çalışmaları yapmış, Türk İslam Flozofu Farabi de “Kitabü’l – Musıki’l Kebîr” isimli eseriyle musikiyi bir sanat dalı olarak bilimsel bir temele oturtmuştur.

HAT, TEZHİP, EBRU VE MİNYATÜR: Hat, kamış kalem ve is mürekkebi ile yapılan bir çizgi sanatıdır. Harşerin süslü olarak yazılması biçiminde uygulanan bu sanatın İslam kültür ve medeniyetinde önemli bir yeri vardır. Müslüman Türkler, özellikle Kur’an-ı Kerim’i güzel yazı ile yazmaktan büyük haz duymuşlardır. Bundan dolayı, “Kur’an, Mekke’de indirildi, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur. Tezhip, bir çeşit kitap süslemeciliğidir. Genellikle el yazması kitapların ve yazı levhalarının kenarlarına altın tozu ile boya karıştırılarak yapılan süslemedir. Tezhip sanatçısına “müzehhip” denir.

Tezhip sanatının kökeni Orta Asya’ya kadar uzanır. Selçuklu Türkleri Döneminde hayli ilerlemiş olan bu sanat, Osmanlı zamanında mükemmelliğe ulaşmıştır. Ebrusu üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rastgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kâğıda aktarılarak yapılmasıdır. Ebru, birçok eski eserde süsleme amacıyla yapılmıştır. Günümüzde ise daha çok çerçevelenip duvar süsü olarak kullanılmaktadır. Ebru sanatında son devrin piri Mustafa Düzgünman’dır.

Minyatür, kâğıt veya deri üzerine sulu boya ya da altın suyu ile çok ince fırçalar kullanılarak ışık, gölge ve derinliği olmayan resim yapma sanatıdır. Bu sanat dalının kitaplarda kullanılmasının temel amacı, işlenen konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Minyatür, el yazması eserlerde, boya ve yaldızla yapılır. Bu sanatta kâğıt, deri, sulu boya, altın tozu ve çok ince fırçalar kullanılır. Minyatür sanatının ilk örnekleri Orta Asya medeniyetinde görülür. Selçuklu Döneminde Türkler arasında önemli bir yeri olan minyatür sanatı, Osmanlı Türkleri Döneminde ise en parlak devrini yaşamıştır.

{ Add a Comment }

Olay Çevresinde Oluşan – Gelişen Edebi Metinler

Edebiyat, dille yapılan bir sanattır. Duygu ve düşüncelerin, olay ve durumların etkili bir dille anlatılması edebiyat olarak tanımlanmıştır. Edebiyat eseri özelliği taşıyan metinlere de edebi metin denir. Edebi metinler kurmacadır. Sanatçı, insanı ve tabiatı yeniden yorumlar ve bu yorumunu işlediği konuya uygun bir dille anlatır. Bu şekilde bir edebi metin oluşturur.

Edebiyat alanı içerisinde yer alan metinler kesin çizgilerle olmamakla beraber sanat eserleri ve düşünce eserleri olmak üzere ikiye ayrılır. Sanat eserleri, sanatçıların duygu, düşünceye hayal dünyasından beslenen, imge ve izlenimlerle zenginleşen eseflerdir. Şiir, masal, hikâye, roman, tiyatro, sinema vb. bu grupta yer alan eserlerdir. Herhangi bir konuda bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak amacıyla yazılan makale, fıkra, deneme, eleştiri, söyleşi gibi eserlere düşünce eserleri denir.

Öte yandan anı, günlük, mektup gibi türler de sanatçının anlatımındaki üslubuna göre sanat eseri ya da düşünce eseri sayılabilir. Bunlardan sanat eserleri bir olay çevresinde gelişirse kendi arasında anlatmaya bağlı sanat eseri ve göstermeye bağlı sanat eseri olmak üzere ikiye ayrılır. Masal destan, hikâye, roman, halk hikâyeleri anlatmaya; komedi, trajedi, dram, Karagöz, meddah, orta oyunu gibi türler de göstermeye bağlı sanat eserlerini oluşturur.

Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler: Bu metinlerde bir olayı anlatmak esastır. Destandan romana kadar gelişen bir sürece sahip bu metinlerde dış dünyaya ait olaylar kişi, zaman ve mekâna bağlı olarak anlatılır.

Göstermeye Bağlı Edebi Metinler: Herhangi bir olayı bir topluluk önünde canlandırma esasına dayalı metinlerdir.

{ 1 Comment }

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar

Bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin hepsine ya da hu anlatımın sonucu ortaya çıkan üstün yaratıcılık eylemine sanat denir. Sanat her zaman güzel olanın peşinde koşmuş ve var olan gerçekliği güzelleştirme amacı taşımıştır. Bu nedenle sanatın asıl gayesi güzelliktir. Ustalık ve yaratıcılık gerektiren sanatın amacı bir bilgi vermek ya da bir şey Öğretmek değil; hissettirmek, belirli duygular uyandırmak ve çağrışımlar yaratmaktır. Bu nedenle sanat bilimsel ve nesnel özellikler taşımaz. Sanat özneldir ve sanatçının yorumunu taşır. Sanat ile zanaat arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir.

Zanaat, insanların maddeye dayanan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan, öğrenim ile birlikte tecrübe ve ustalık gerektiren işlerin bütününe denir. Demircilik, ayakkabıcılık marangozluk birer zanaattır. Buradan da anlaşılacağı üzere zanaat, sanattan farklı olarak bir ihtiyacı gidermek için yapılan iştir ve fayda sağlamak amacı taşır. Az önce de belirttiğimiz gibi sanatın kendinden ve güzellik yaratmaktan başka amacı yoktur.

Fayda Sağlayan Eserler (Zanaat) ile Sanat Eserlerinin Farkı

  • Sanatta estetik yön, zanaatta fayda vardır.
  • Sanatta maddi beklenti yokken, zanaatta vardır.
  • Sanat yapıtı eşsizdir, zanaat yapıtı çoktur.
  • Sanat yapıtı değiştirilemez, zanaat yapıtı değiştirilir.
  • Sanat yeteneği doğuştan vardır, zanaatta beceri sonradan kazanılabilir.

{ Add a Comment }

Sanat ve Bilim Arasındaki Fark – İlişki

İnsanların duygu, düşünce ve hayallerini kişisel bir üslup ve yorumla renk, çizgi, biçim, ses, ritim, söz gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ifade etmesine güzel sanatlar denir. Sanat “güzel sanatlar” adı altında çeşitli kollara ayrılmıştır. Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgiye “bilim” denir. (TDK, Türkçe Sözlük) Bilim, neden-sonuç ilkesine dayanır ve nesneldir. Bilim deneysel yöntemler vasıtasıyla doğruyu, gerçeği, iyiyi ve yararlıyı bulmak için kullanılırken sanatın tek amacı güzelliktir. Sanat, insanın “varlık” şartlarından biridir ve insanın olduğu her yerde sanat etkinliği de görülmüştür.

Güzel Sanat Eserlerinin Özellikleri

  • Sanatçının yorumunu taşır ve özneldir,
  • Etkileyicidir, kişinin bayatını, duygu ve düşünce dünyasını değiştirir,
  • Asıl amacı güzeli yaratmaktır,
  • Özgündür ve her biri farklı özellikler barındırır,
  • Evrenseldir, kişinin kilometreleri aşmasını sağlan
  • İçinde yaşadığı toplumun ve çağın özelliklerini yansıtır.

{ Add a Comment }

Güzel Sanatların Sınıflandırılması

a) İşitsel (Fonetik) Sanatlar: Kulağa hitap eden sanat türüdür. Müzik ve Edebiyat bu grup içinde yer alır Müziğin malzemesi ses ve nota; edebiyatın ise dil dolayısıyla sözcüktür. Yani işitsel sanatlar sese ve söze biçim verir.

b) Görsel (Plastik) Sanatlar: Göze hitap eden sanat türüdür. Mimari, Heykel, Resim, Hat, Minyatür bu sanat grubuna girer. Görsel sanatlar, maddeye biçim verir. Plastik sanatlar belirli bir eğitim ve ustalık gerektirmektedir. Plastik sanatlar zamanla zanaatı doğurmuştur.

c) Dramatik (Ritmik) Sanatlar: Hem görsel hem de işitsel sanatlardır. Tiyatro, Dans, Sinema, Bale, Opera bu gruba girmektedir. Dramatik sanatlar harekete biçim verir. Fonetik ve plastik sanatlarda kullanılan malzemenin karışımıyla oluşan sanatlar da bulunmaktadır. Örneğin tiyatro edebiyattan, dans müzikten ayrı ele alınamaz. Bu şekilde oluşana sanatlara “karma sanatlar” da denilmektedir.

Fonetik sanatların dalı olan edebiyat, duygu, düşünce, hayal ya da olayların dil vasıtasıyla sözlü veya yazılı olarak aktarılması sanatıdır. Edebiyatın asıl malzemesi dildir. Dilin estetik ve özgün bir biçimde kullanılması edebiyatı ortaya çıkarmıştır.

{ Add a Comment }