Etiket: orta asya

İslam Medeniyetinde Estetik Anlayışı – Konusu

İslam’a göre en büyük sanatkâr Allah’tır. Allah, olağanüstü güzelliklerle dolu olan kâinatı yaratmış, bu evreni de “en güzel bir biçimde” yarattığı insanın kullanımına sunmuştur. İnsan, kendisine ve evrene sanatkâr gözüyle bakınca en büyük sanatı görür. Bu güzellikler karşısında gözleri kamaşan insan, onların yaratıcısı olan “mutlak güzel”i arama duygusuna kapılır ki İslam medeniyetinin temelini işte bu duygu oluşturur.

Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar çok çeşitli kültürlerin egemen olduğu bölgelerden geçmişlerdir. İslamiyet’i kabul ettikten sonra ise daha önceki sanat anlayışlarını İslam’ın sanat anlayışıyla birleştirerek kendilerine özgü bir sanat meydana getirmişlerdir. Bu yüzden, kurdukları Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletleri, dönemlerinin en önemli sanat ve uygarlık merkezleri hâline gelmiştir. Müslüman Türkler, daha önceki birikimleri sonucunda, Osmanlı gibi büyük bir devleti kurarak sanat anlayışının zirvesine ulaşmışlar, sanatın hemen hemen her dalında önemli eserler meydana getirmişlerdir.

MİMARİ: Dinimizde ilme verilen önemin gereği olarak Müslümanlar medreseler inşa etmeye yönelmişlerdir. İslam’ın temizliğe verdiği önem sebebiyle de çeşme, hamam mimarisinin ortaya çıkıp gelişmesi sağlanmıştır. Ayrıca dinimizin ilkelerinin de etkisiyle hastaların tedavisi için darüşşifalar, yaşlı ve kimsesizlerin bakımı, barınması için darülacezeler, fakirlerin beslenebilmesi için aşevleri, yolcuların konaklaması için hanlar, kervansaraylar yapılmıştır.

Selçuklular Döneminde, türbelerde ve camilerde, İslam mimarisinde daha önce benzeri görülmeyen yeni estetik değerler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde camiler dikdörtgen şeklinde, çok sütunlu ve düz tavanlı olup süsleme yoğunluktadır. Süslemeler, daha çok, caminin ana giriş kapısında yapılmıştır. Minareler ise kısadır.

Türkler, Müslüman olduktan sonra İslam dini, onların hayatının her alanında etkisini göstermiştir. Bu dönemde özellikle Ahmet Yesevi, halk kitlelerinin çabuk anlayıp kolayca söyleyebileceği sade şiirlerle İslam’ı anlatmış ve “Tasavvufi Halk Edebiyatı”nın doğuşuna öncülük etmiştir.

Ahmet Yesevi’nin “Divan-ı Hikmet” adlı eseri ile doğan tasavvuf halk edebiyatı, 13. yüzyılda en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu yüzyılda, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin eserleri, Türk toplumunu önemli derecede etkilemiştir. Mevlânâ, yazdığı eserlerle İslam’ı coşkulu bir şekilde anlatmış, bu dinin hoşgörü anlayışını tüm insanlığa göstermiştir. Yunus Emre, yazdığı Türkçe şiirlerle fedakârlığı, barışı, hoşgörüyü ve doğruluğu dile getirmiş, Hacı Bektaş Veli de Türk diline canlılık kazandırmış ve Türkçe dua edilmesine öncülük etmiştir.

MUSİKİ: İslam medeniyetinde musikinin temelleri Hz. Muhammed’in içinde yaşadığı toplum tarafından atılmıştır. Bu dönemde Hz. Muhammed güzel sese büyük önem vermiş ve ezanı da sesi güzel olduğu için Bilali Habeşi’ye okutmuştur. Hz. Muhammed, Kur’an’ın güzel sesle ve güzel bir makamla okunmasını istemiştir. İslam medeniyetinin ilk dönemlerinde El-Kindî, musiki ve nota yazım çalışmaları yapmış, Türk İslam Flozofu Farabi de “Kitabü’l – Musıki’l Kebîr” isimli eseriyle musikiyi bir sanat dalı olarak bilimsel bir temele oturtmuştur.

HAT, TEZHİP, EBRU VE MİNYATÜR: Hat, kamış kalem ve is mürekkebi ile yapılan bir çizgi sanatıdır. Harşerin süslü olarak yazılması biçiminde uygulanan bu sanatın İslam kültür ve medeniyetinde önemli bir yeri vardır. Müslüman Türkler, özellikle Kur’an-ı Kerim’i güzel yazı ile yazmaktan büyük haz duymuşlardır. Bundan dolayı, “Kur’an, Mekke’de indirildi, Mısır’da okundu ve İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur. Tezhip, bir çeşit kitap süslemeciliğidir. Genellikle el yazması kitapların ve yazı levhalarının kenarlarına altın tozu ile boya karıştırılarak yapılan süslemedir. Tezhip sanatçısına “müzehhip” denir.

Tezhip sanatının kökeni Orta Asya’ya kadar uzanır. Selçuklu Türkleri Döneminde hayli ilerlemiş olan bu sanat, Osmanlı zamanında mükemmelliğe ulaşmıştır. Ebrusu üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rastgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kâğıda aktarılarak yapılmasıdır. Ebru, birçok eski eserde süsleme amacıyla yapılmıştır. Günümüzde ise daha çok çerçevelenip duvar süsü olarak kullanılmaktadır. Ebru sanatında son devrin piri Mustafa Düzgünman’dır.

Minyatür, kâğıt veya deri üzerine sulu boya ya da altın suyu ile çok ince fırçalar kullanılarak ışık, gölge ve derinliği olmayan resim yapma sanatıdır. Bu sanat dalının kitaplarda kullanılmasının temel amacı, işlenen konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Minyatür, el yazması eserlerde, boya ve yaldızla yapılır. Bu sanatta kâğıt, deri, sulu boya, altın tozu ve çok ince fırçalar kullanılır. Minyatür sanatının ilk örnekleri Orta Asya medeniyetinde görülür. Selçuklu Döneminde Türkler arasında önemli bir yeri olan minyatür sanatı, Osmanlı Türkleri Döneminde ise en parlak devrini yaşamıştır.

{ Add a Comment }

Türklerin İslamiyet’i Kabul Etme Süreci

Türkler ile Müslümanlar ilk defa Dört Halife Dönemi’nde Hz. Ömer’in İran’ı fethetmesiyle sınır komşusu olmuşlardır. Aralarındaki mücadeleler ise Hz. Osman döneminde başlamıştır. Müslümanların yeni yerler fethetme ve İslamiyet’i yayma düşüncesine karşılık, Türklerin yurtlarını koruma duygusu bu mücadelelerin nedenleri olmuştur. Bu dönemde Hazar Türkleri Müslümanların Kafkaslardaki mücadele ettiği Türk devleti olmuştur.

✓ Emeviler Döneminde bu mücadeleler devam etmiştir. Emevilerin 661 yılında Halifeliği ele geçirmelerinden sonra Arapların Türk ülkelerindeki ilerleyişleri devam etti. Türkler ile Araplar arasında en şiddetli mücadeleler Emeviler döneminde yaşandı. Bu dönemde Orta Asya’da Kök Türk egemenliği vardı. Emevilerle yapılan savaşların yanı sıra, Emevilerin Arapları diğer milletlerden üstün tutmaları ve Türklere karşı hoşgörüsüz yaklaşımları Türk-Arap ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasını engellemiştir.

Abbasiler döneminde ise; Abbasilerin diğer milletlere değer vermesi, Türklerden devlet görevlerinde ve askeri alanda yararlanma politikası Türkleri Müslümanları yakınlaştırmıştır. Özellikle 751 Talaş Savaşı sonrası bu süreç hızlanmıştır.

Talaş Savaşı (751)

Bu dönemde, Orta Asya’da güçlü bir Türk devletinin olmamasının etkisiyle, Orta Asya’ya hâkim olmak isteyen Çinliler ile İslamiyet’i yaymak İçin yeni yerler ele geçirme düşüncesindeki Abbasi’ler arasında yapılmıştır. Bu savaşta Türk boylarından Kartuklar, Müslüman Arapların yanında yer almışlardır. Türklerin de yardımıyla Abbasi’ler Çinlileri yenilgiye uğratmışlardır.

Talaş Savaşı’nın Sonuçları

  • Türk – Arap mücadeleleri son bulmuş, iyi ilişkiler gelişmeye başlamıştır.
  • Orta Asya Çinliteşmekten kurtulmuştur.
  • Türkler arasında İslamiyet yayılmaya başlamıştır.
  • Türkler, Abbasi Devleti’nin hizmetlerinde görev almaya başlamıştır.
  • Müslümanlar Çinlilerden kâğıt yapmayı öğrenmişlerdir. Böylece kağıt Çin dışında da üretilmeye başlanmıştır.

Türkler arasında İslamiyet’i kabul eden ilk Türk boyları Kartuk, Yağma ve Çiğil Türkleri olmuştur. Aynı dönemlerde bir başka Türk devleti olan İtil (Volga) Bulgarları, XI. yüzyılın başlarında ise Oğuzlar İslamiyet’i kabul etmişlerdir..

Açıklama: İslamiyet’i kabul eden Türk devletlerinden İtil (Volga) Bulgarları, coğrafya olarak Müslümanlara çok uzak olmalarına rağmen, Müslüman tüccarların ticaret amacıyla ülkelerine gelmeleri ile İslam dinine ilgi duymaya başlamışlardır.

İbn-i Fadlan‘ın verdiği bilgiye göre, 921 yılında Abbasi Halifesi Muktedir‘e Bulgar hükümdarı Almış bin Şilki İlteber bir elçi ve mektup göndererek; İslam dinini anlatacak, ülkesinde cami ve kale yapacak bir heyet gönderilmesini istemiştir. Abbasi halifesi bu isteği kabul ederek, içinde İbn-i Fadlan’ın da bulunduğu bir heyeti Volga Bulgarlarına göndererek İslamiyet’e girmelerine zemin hazırlamıştır.

{ Add a Comment }

Orta Asya Kültür Bölgeleri

Türklerin Anavatanı olarak. bilinen, Orta Asya’da Türkler tarafından oluşturulmuş olan çeşitli kültür merkezleri bulunmuştur. Bu kültürleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Anav Kültürü: Yerleşik hayat sürdürmüşlerdir, Balıkçılık ve hayvancılıkla uğraşmışlardır. Hazar bölgesinde yapılan kazılarda bu kültüre ait izlere rastlanılmıştır.

Afanesyevo Kültürü: Orta Asya medeniyetinin temelini oluşturdukları sanılmaktadır. Avcilık ve hayvancılıkla uğraşmışlardır savaşçı biri topumdur. Bu kültür kalıntıları Altay Dağları civarında ortaya çıkmıştır.Yapılan kazılarda çeşitli bakır eşyalar, kemikten yapılmış iğneler bulunmuştur.

Andronova Kültürü: Türklerin ilk ataları tarafından oluşturulmuştur. Orta Asya’daki kültürler arasında yayılma alanı en geniş olandır. Afanesyevo kültürüne benzediği için onların devamı olarak kabul edilir. İlk defa tunçtan ve altından yapılmış eşyalara bu kültürde rastlanmiştır.

Karasuk Kültürü: Orta Asya uygarlığında demir madeninin ilk defa görüldüğü kültürdür. Bu kültüre İrtiş ve Yedisu Nehirleri bölgesinde
rastlanılmıştır.

{ Add a Comment }

Türklerin İlk Ana Yurdu ve Sınırları

Türklerin ilk ana yurdu denilince, doğuda Baykal Gölü ve Kingan dağları, batıda Hazar Denizi ve Ural dağları, kuzeyde Sibirya, güney yönünde ise Himalaya dağlarının çevrelediği Orta Asya akla gelmektedir. Orta Asya’nın coğrafi şartları ve iklim koşulları Türklerin yaşantılarını ve yaşamsal faaliyetlerini doğrudan etkilemiştir. Bu koşullar Türklerin konar-göçer yaşam biçimini benimsemelerinde, daha çok hayvancılıkla uğraşmalarında, savaşçı ve teşkilatçı bir karakter kazanmalarında etkili olmuştur. Türklerin ana yurtta kurdukları ilk kültürler M.Ö. 4500’lere kadar dayanmaktadır. Bunlar:

  • Anav,
  • Afanasyevo,
  • Andronova,
  • Karasuk,
  • Tagar kültürleridir.

Bu kültür çevrelerinde yapılan kazılarda, Türklerin atı evcilleştirdikleri, eşya yapımında taş, toprak ve madenleri kullandıkları, dokumacılık yaptıkları, tekerlekli arabalar kullandıkları ortaya çıkarılmıştır.

{ Add a Comment }

Orta Asya Türk Kültür ve Uygarlığı

Orta Asya Türk Devletlerinde Kültür ve Uygarlık: Türkler, Orta Asya’nın coğrafi şartlarının bir zorunluluğu olarak, temel geçimlerini hayvancılıkla sağlamışlardır. Kuraklık, nehirlerin derin yataklardan akması ve sulamada yararlanılamaması tarımı zorlaştırmıştır. Bununla beraber elverişli yerlerde tarım da yapılmıştır. Hayvancılıkla uğraşan Türkler, buna bağlı olarak göçebe bir yaşantı sürdürmüşlerdir. Otlakların yeşermesi takibine dayanan bu göçebe hayatta yazlık, kışlık şeklinde yarı göçebe bir yaşayış söz konusudur. Orta Asya’da bu yaşayış şekline uygun olarak “Göçebe Kültür” görülmektedir. Bu etki, sanattan hukuka kadar değişik alanlarda kendini gösterir. Çünkü göçebe yaşantının zorlukları ve aynı zamanda getirileri olmuştur. Göçebe yaşantı şehirleşmeyi, kalıcı mimari eserlerin yapılmasını geciktirmiştir. Türklerin sanat eserleri taşınabilir malzemeler üzerine yoğunlaşmıştır.

Türklerde, hükümdarın tanrı tarafından görevlendirildiği inancı vardı. Bu nedenle, hükümdar ailesi “Hanedan” kutsal sayılır ve ülke hanedanının ortak malı kabul edilirdi. Bu anlayışa “Veraset Sistemi” denir. (Bu durum ise, sık sık taht kavgaları yaşanmasına, Türk devletlerinin kısa sürede parçalanmasına neden olmuştur.) Han, Hakan, Kağan gibi ünvanlar verilen hükümdarlar yönetimde mutlak yetkili olmasına rağmen, yine de “Töre” denilen, örflerin dışına çıkamazdı. Bu da hükümdarın yetkilerinin sınırlı olduğu anlamına gelir. Ayrıca “Kurultay” adı verilen bir mecliste, önemli devlet işleri görüşülüp, karara varılırdı. Kurultaya, boy beyleri, komutanlar ve halk arasından bilge kişiler katılırdı. Hükümdar, kurultayın kararlarına saygı gösterirdi. Ancak, kurultayın aldığı kararlar hakanı bağlamazdı. Bu durum kurultayın bir danışma organı olduğunu gösterir.

Hükümdarın “Hatun” denilen eşinin de, görüşlerine değer verilirdi. Kadının, toplumda büyük saygınlığı vardı. Ülke, yönetimde kolaylık açısından çoğu kez Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılır ve buralara hükümdar ailesinden kişiler (Yabgu) yönetici olarak gönderilirdi. Yabgular bulundukları bölgede bağımsız bir hükümdar gibi davranırlar, sadece dış işlerde büyük kağana bağlı kalırlardı. (Türk devletlerinin parçalanmasında etkili olan bir uygulamadır.)

  • Türklerde orduya büyük önem verilirdi. Savaş, Türkler için adeta bir sanattı. Küçük yaştan itibaren askerlik eğitimi başlar ve bireyler mükemmel bir binici, okçu olarak yetişirlerdi. Bir meslek olarak askerlik olmayıp, her Türk ferdi ordunun elemanıydı. Ok-yay, kılıç, mızrak, gürz kullanılan savaş araçlarıydı. Türklerde ordu millet anlayışı benimsenmiştir. At, Türklerin hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Günlerce at üzerinde gidebilirler, at üzerinde yiyip, içip, uyuyabilirlerdi. Savaşlarda attan çok yargılanırlar ve onu çok iyi kullanırlardı.
  • Türklerde, yöneticiler ile halk iç içe olup, aralarında sınıflaşma yoktu. Sosyal sınıflaşma ve kölecilik anlayışı Türklerde görülmemiştir. Bunun nedeni göçebe yaşam tarzı ve ülke topraklarının devletin malı sayılmasıdır. Aile yapısına önem verilir, aileler boylan, boylar ulusu (Budun) oluştururdu.
  • Türkler demir işçiliğinde ve sanatında ileri idiler. Savaş aletlerini kendileri yaparlardı. Çadır sanatı, süslemecilik, at biniş takımları, deri giysi, dokumacılık alanında gelişme göstermişlerdir. Göçebe kültürün bir sonucu olarak Türk sanatında hayvan figürlerinin fazlalığı dikkat çekicidir. (Hayvan Üslubu)
  • Uygurlarda Mani dininin etkisiyle heykel yapımı da görülmüştür. Törelere çok önem verilir ve uyulurdu. Töreler aynı zamanda yazısız hukuk kurallarını da oluşturuyordu. En ağır suçlar devlete ihanet, cinayet ve ataya karşı gelme idi. Suçlular yargılanmadan cezalandırmaz, önemli suçlar, hükümdarın başkanlığında toplanan bir yüksek mahkemede karara bağlanırdı. Yargılama işlerine bakan “Yargucu” denilen hakimler vardı.
  • Göçebe hayatın etkisiyle yazılı edebiyat pek fazla gelişmemişse de, Göktürklerin “Orhun Kitabeleri” ve Uygurların eserleri bu açığı kapatmada yeterlidir. Özellikle Uygurlar, matbaayı da kullanarak pek çok eserler yazmışlardır. Uygurlar, yazı ve kültür açısından Moğolları etkilemişler, Moğol devletinde tiplik, danışmanlık gibi görevlerde bulunmuşlardır. Göktürk alfabesi 38 harfli iken, Uygur 14-18 harften oluşmaktadır. Sözlü Türk edebiyatının en güzel eserleri destanlarıdır. Hunların “Oğuz Destanı”, Göktürklerin “Ergenekon” ve “Bozkurt” destanları, Uygurlann “Türeyiş” ve “Göç” destanları, Kırgızların “Manas Destanı” ünlüdür. Ayrıca “Dede Korkut Hikâyeleri” Türk edebiyatının günümüze kadar ulaşan ürünleridir.
  • Orta Asya’da Türklerin milli dini “Gök Tanrı Dini” idi. Tek tanrı inancına dayalı bu dinde, ahlaki değerler ön planda tutulmaktadır. Tanrının gökte oturduğuna, her şeyi gördüğüne, iyiliklerden dolayı ödüllendirip, kötülüklerden dolayı cezalandıracağına (İslam’daki Cennet- Cehennem kavramı gibi) inanılırdı. Hayatın ölümden sonra da devam ettiğine (Ahiret inancı) inanıldığından, ölüler törenle ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülürlerdi. “Yuğ” adı verilen cenaze törenleri yapılır, mezarların başına “Balbal” denilen taşlar dikilirdi.

{ Add a Comment }