Din İnsanlara Niçin Lâzımdır: İnsan; akıllı, zekî, idrâk, irade ve muhakeme sahibi bir varlıktır. Bu vasıflara sahip olan insanın, bir de iç dünyası vardır. Bu iç dünya, insanın etten, kemikten, sinirden meydana gelmiş maddî varlığı yanında mânevi varlığını teşkil eder. Ve bu iç dünya, en azından şu bizim dışımızdaki dünya kadar geniştir. Tıpkı dış dünyada olduğu gibi insanın iç dünyasında da zaman zaman ilkbahar meltemleri estiği, ölü toprağa hayat veren tatlı güneşli sakin havalar bulunduğu gibi, bazen buralarda, kasırgaların, şiddetli fırtınaların koptuğu da olur.

Eğer insan sadece maddi varlığını besleme ihtiyacını karşılar da, mânevi varlığını kale almaz, onu yüzüstü bırakırsa, iç dünyasında kopan fırtınalar boranlar, şimşekler, gök gürültüleri, onun moralini müthiş surette; sarsar, sıfıra’ indirir. Bu moral bozukluğu maddî varlığına da tesir eder; bir bakıma çok kısa olan dünya hayatım zindana çevirir. Hele bu insan Allah’a ve ahrete inanmıyorsa; dört mevsimiyle, ayları, güneşleri, yıldızları ile ağaçları, çiçekleri, dağları, ovaları, denizleriyle, yerde sürünenlerden, göklerde uçanlarına kadar türlü hayvanları ve her şeyiyle cidden güzel ve çekici olan şu dünyayı ebediyyen terk etmek korkusu, o insanın içini bir kurt gibi kemirir.

Kızgın bir burgu gibi beynini oyar durur. Böyle bir insan, doğru düşünemez, doğru hareket edemez. Başkalarına karşı aile efradı da olsa asla merhametli, şefkatli olamaz; çünkü daima sinirlidir, daima huysuzdur. İçini kemiren o kurdun, beynini oyan o kızgın burgunun te’sirinden yakasını kurtarabilmek için, kendisini içkiye kumara ve daha başka türlü türlü belalara kaptırır. Fakat bu te’sirlerden kurtulmak ne mümkün… Bunun bir tek çaresi, bir tek ilacı vardır; Allah’a inanmak), ölümün mutlak surette yok olmak değil, başka bir âleme geçiş olduğunu kabul etmektir.

Demek oluyor ki bir insan dünya hayatını kalp huzuru vicdan süruru içerisinde geçirebilmek için dine inanmaya, dinin emirlerini yapmaya, yasaklarından (nehiylerinden) uzak kalmaya şiddetle muhtaçtır.