İnsanoğlunun evrendeki olaylar ve varlıklar konusunda yaşadığı şaşkınlığa bir cevap aramak amacıyla yaptığı temel etkinlik, soru sormaktır. Soru sormak felsefeyi başlatır. Bu bakımdan felsefe sorularla birlikte vardır. Sorunun olduğu yerde ancak, felsefe var olabilir. Soru sormak düşünme işleminin ilk basamağıdır. İnsanoğlu merak ve hayret içinde kaldığı şeyle ilgili soru sormadığında bilişsel bir işlem olan düşünme de başlamayacaktır. Sorulan her soru hem düşünmeyi başlatır hem de düşünmeye yeni yollar açar. Sürekli olarak soru sorulması ve cevaplanması felsefeyi dinamik kılan etkenlerdendir.

1- Felsefenin soruları günlük yaşamda sorulan sorulardan farklıdır: Günlük yaşamla ilgili olan sorularda pratik bir amaç güdülür ve cevabın sonunda bir yarar elde etme isteği vardır. Oysa felsefenin sorularında pratik bir yarar amacı söz konusu değildir. Felsefe sorulan, evren ve varlıklar karşısında şaşkınlığa uğramış olan insanın bilme ve anlama ihtiyacını giderme isteğinden kaynaklanır. Bilme ve anlama isteğinin dışlaşmış ifadesidir.

Felsefede genellikle olayların ve varlıkların anlamı ile ilgili sorular sorulur. “İyi nedir?”, “Kötü nedir?”, “Erdem nedir?” gibi sorular anlama yönelik olan sorulardır.

2- Felsefenin soruları akıl ve mantık ilkelerine uygun olarak tasarlanır: Felsefede ortaya konan bilgilerin tutarlı, çelişkisiz ve sistemli olması kadar sorularının da aynı özellikleri taşıması çok önemlidir. Felsefede sorulan sorular ciddi bir araştırma çabasının ve düşünmenin ürünüdür. Bu bakımdan soruların sorulmasında da aynı ölçüde ciddi ve tutarlı davranmak büyük önem kazanmaktadır.

3- Felsefenin soruları genel olarak bilimlerin çözemediği konularla ilgilidir: Bilindiği gibi bilimlerde sorulan ve cevap aranan sorular daha çok duyusal alanın sınırları içindedir. Bilimler bu sorulara cevap ararken daha çok olgusal bir yöntem olan deneyi kullanırlar. Oysa felsefenin soruları, duyusal alanın dışında da olabilir, örneğin, “Ölümden sonra bir yaşam var mıdır?’, “Bilgimiz, varlığın doğru bilgisi midir?”, “İyi – kötü nedir?” vb. sorulara duyusal alanın içinde kalınarak cevap verilemez.

4- Felsefe sorularını soran filozoflardır: Filozoflar, insanlar içinde merak ve hayret duygusuna en çok sahip olanlardır. Onların bu merak ve hayret duyguları sordukları sorularda dışlaşır. Filozofların sorduğu sorular pratik yaşamla ilgili sorular değildir. Pratik yaşamla ilgili sorulara cevap vermek belirli bir fiziksel eylemi gerçekleştirmekle mümkün olur. Oysa filozofların sordukları sorular pratik eylemlerde bulunmayı değil, düşünmeyi ve akıl yürütmeyi gerektiren sorulardır.

Örneğin “Okulumuzun kütüphanesinde kaç tane felsefe kitabı var?” sorusunun yanıtı ancak fiziksel bir aktivite ile cevaplanabilir. Kütüphaneye giderek kaç kitap olduğu sayıldığında cevabı da verilmiş olur. Oysa “iyi nedir?” sorusuna fiziksel bir aktivitede bulunularak cevap verilemez. Bu soruya cevap vermek için düşünmek ve akıl yürütmeler yapmak gerekir. Öte yandan filozofların sordukları sorular bir başkasına değil de kendilerine sordukları sorulardır.

5- Felsefe sorularının cevaplarına ancak uzun uğraşlardan sonra ulaşılabilir: Felsefe soruları hemen “Evet” ya da “Hayır” diye geçiştirilebilecek veya kısa yoldan cevaplanabilecek sorular değildir. Felsefe sorularına cevap vermek için filozoflar uzun uzun düşünmek ve akıl yürütmeler yapmak durumundadırlar. Ayrıca cevaplarını uzun uzun yazarak ortaya koymaları gerekir. Dolayısıyla felsefe soruları yoğun bir düşünsel etkinlik gerektirdiğinden, kolay cevaplanabilecek sorular değildir. Ancak sıkıntılara katlanmasını bilen insanlar olan filozofların cevaplandırabileceği sorulardır.

6- Felsefede sorulan sorular, kendilerine verilen yanıtlardan daha önemlidir: Felsefenin özü, sorulan sorulardan oluşmaktadır. Felsefeyi başlatan da bir sorudur zaten. Soru varsa felsefe vardır, soru yoksa düşünme etkinliği olmayacağından, felsefe de yoktur. Felsefenin ilgilendiği ve soru sorduğu alanın daha çok duyusal alanın ötesinde bulunanlar olduğu önceden belirtilmişti. Felsefenin sorulan olgusal olmayan bir alanı daha çok ilgilendirmektedir. Bilimlerin inceleyemedikleri alanla daha çok ilgilidir. O alanda varlığı kabul edilen varlıkların veya olayların var olup olmadıkları da belli değildir.

Felsefenin sorulan duyusal olmayan bir alanla daha çok ilgili olduğundan ve filozoflar için de nesnel bir ölçüt olmadığından, verdikleri cevaplar da öznel olacaktır. Her filozof soruları kendi bakış açısına göre cevaplandıracaktır. Filozofların verdikleri bu cevapların hangisinin diğerinden daha doğru veya daha yanlış olduğu belirlemenin de bu bakımdan olanağı yoktur; çünkü sorulan konunun sorusunun da soruya verilen cevabın da doğru olup olmadığı nesnel olarak denetlenemez.

Felsefede sorulan sorulara verilen cevaplar sürekli olarak değişmektedir. Sorular ise genel olarak değişmeden kalır, ama bu soruların değişmez olması demek değildir. Aynı sorular felsefede sık sık yinelenir, ama felsefe yeni sorulara da açıktır. Felsefede aynı soruların sürekli olarak sorulması veya aynı konuda yeni soruların sorulması, karşılaşılan problemin çözülmesine yönelik bir çaba içinde olunmasındandır. Soruların hiç değişmediği varsayılırsa felsefenin sorgulayıcı tavrının da ortadan kalktığı kabul edilmiş olur. O zaman yapılan etkinliği felsefe olarak nitelendirme olanağı kalmaz.

7- Felsefe sorularına kesin cevaplar verilmesi olanaksızdır: Çünkü bu sorulara filozoflar kendi anlayışlarına göre cevap verirler. Filozofların yaşam biçimleri, deneyimleri ve içinde yaşadıkları toplumsal koşulların farklılığı verdikleri cevapların da farklı olmasına neden olur. Felsefe tarihi incelendiğinde görülür ki, hiçbir filozofun aynı soruya verdiği cevap tıpatıp birbirinin aynı değildir. Daha önce belirttiğimiz gibi bu cevapların da doğruluğu nesnel olarak belirlenemez. Bazen de tüm çabalarına rağmen filozofların cevap veremedikleri sorular da ortaya çıkabilir. Bundan dolayı felsefede değişmez ve tüm zamanlar için geçerli cevaplara ulaşılabilmesi mümkün değildir.