Fransızcadan dilimize geçen laik kavramı, dinî kuruluşların otoritesinin ve rahipler sınıfının dışında yer alan kişi demektir. Laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı yürütülmesi, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız olması demektir.

Laiklik, Hıristiyanlık dininin egemen olduğu Batı dünyasında büyük mücadeleler sonucunda doğmuş ve gelişmiştir. Orta Çağ Hıristiyan toplumlarında kilise her şeyi kendi otoritesi altında tutuyordu. Bilimsel araştırmalardan günlük işlere, ticari hayattan felsefeye kadar hemen hemen her şey kilisenin otoritesi, denetimi ve etkisi altındaydı. Din konusunda neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kilise karar verirdi. Katolik kilisesi tanrı adına sorulara cevap verir, sorunlara çözüm getirir ve görüş açıklardı. Hatta istemediği kişileri dinden ihraç ederdi ve buna aforoz denirdi. Kilise, insanlara endülüjans adı verilen, bir çeşit cennete giriş belgesi sayılan bir kâğıt da veriyordu. Bu dönemde din adamları da toplumda ayrıcalıklı bir sınıf oluşturuyordu. İnsanlar Katolik kilisesinin geniş yetkilerinden şikayet ediyor, din adamlarının baskılarından kurtulmak istiyordu.

Fransız İhtilali, Batı toplumları açısından kilisenin baskılarından kurtulmak için büyük bir fırsat oldu. İhtilali yapanlar, devlet ve halk üzerinde iyice baskı kuran ve sınırsız yetkileri olan kilisenin mallarının devletleştirilmesini, yetkilerinin alınmasını veya sınırlandırılmasını istemeye başladılar. Halk tarafından da desteklenen bu girişim bir süre sonra başarıya ulaştı. Kilisenin yetkileri iyice sınırlandırıldı, devlet ve halk üzerindeki baskılara son verildi.

Ülkemizde özellikle XIX. yüzyılda başlayan laikliğin benimsenip yaygınlaşmasına yönelik çabalar, Cumhuriyet Döneminde de devam etmiştir. Bu çerçevede 23 Nisan 1920’de ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış, devlet yönetiminde milletin egemen olması sağlanmıştır. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış, 3 Mart 1924’te çıkarılan bir kanunla halifeliğe son verilmiştir. Böylece devlet yapısının laikleştirilmesi için önemli adımlar atılmıştır, örneğin 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiş, 30 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır. 17 Şubat 1926’da Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ile hukuk alanında laikleşme sağlanmıştır. 1937 yılında ise laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerinden biri olarak Anayasa’mızdaki yerini almıştır.