1960’lı yıllardan sonra Batı edebiyatında postmodernizm (modernizm sonrası – ötesi) adını taşıyan yeni bir akım doğmuş, bu akım bizim yazarlarımızı da etkilemiştir. Bu terim; edebiyat, mimarlık, resim, müzik, dans, moda, psikoanaliz, teoloji, tarih, felsefe gibi farklı alanlarda kullanılmaktadır. Postmodernizm, kimilerine göre modernizmden bir kopuştur. Hemen belirtelim ki, postmodernizmin temel amacı; “kitle kültürü’nü” resim, heykel, tiyatro, bale ve klasik müzik gibi anlaması ve tadına varılması belli bir kültür birikimi gerektiren “yüksek sanatlara karşı üstün kılmaktır. Postmodern anlayışa göre bu sanatlar; adı üstünde “yüksek” olduğundan bunlara herkes erişememekte, erişse de çoğu insan bu tür sanattan bir şey anlamamakta ve zevk almamaktadır. O hâlde ne yapılmalı? İnsanları düşündürmek ve eğlendirmek için “kitle kültürü” ön plana çıkarılmalı; bunun sonucunda estetik değerler aşınıyor, sanat metalaşıp “tüketilebilir” bir kavrama dönüşüyor gibi itirazlar gelirse de bunlar dikkate alınmamalıdır.

Bir felsefe olarak postmodernizm, takipçilerine “her şeyi” ve “herkesi” eleştirme (ve hatta aşağılama) hakkı verir. Postmodernist bir akademisyene sorulacak olursa hiçbir şey (ahlaken, hukuken, estetik veya bilimsel olarak) doğru ispatlanamaz. Tabii ki postmodernizmin kendisi bu kuraldan istisnadır. Kısacası postmodernizm; kuralsızlığın kural, ilkesizliğin ilke olduğu bir görüş açısı veya yaşam tarzını ifade eder ve belirsizlik içerir. Edebiyatta Gabriel Garcia Marguez’in, Umberto Eco’nun, Salman Rüşdi’nin romanları postmodernizme örnek oluşturur. Bizde de en çok Hilmi Yavuz, Orhan Pamuk ve Oğuz Atay’ın postmodernliğinden söz edilmektir.