Din, İçtimaî (sosyal) bir müessesedir. Târihî, insanlık târihine eşittir. Yani yeryüzünde insan varolalıberi din de varolagelmiştir. Târihin hiçbir devrinde, hiçbir çağında cemiyetler milletler topyekûn dinsiz olmamışlardır. Dün olduğu gibi bugün de dünyanın hiçbir yerinde dinsiz bir millet yoktur. Her milletin kendine göre hak olsun, bâtıl olsun bir dîni vardır.

Bu bir içtimâi gerçektir. Zira: İnsan düşünen, muhâkeme eden, gördükleri, işittikleri arasında münâsebetler kurarak, onlardan birer netice çıkaran akıl, zekâ, irâde sahibi bir varlıktır. İşte bundan ötürüdür ki, kâinata, hayvanlar gibi bakmaz. Kâinatta olan şeylerin niçin olduklarını, neden olduklarını araştırır, onların aslını, esasını öğrenmek, zihninde beliren soruları cevaplamak, böylece kalbini, vicdanını tatmin etmek ister.

İnsan akıl, zekâ, muhakeme, irade, idrak gibi meleklerle donanmış ve böylece manen diğer yaratıklardan üstün ve kuvvetli olmasına rağmen, maddî gücü çok sınırlıdır, kâinatta çoğu zaman böyle hâdiseler geçer ki, onlara karşı koymak, yaklaşan ve kendisini tehdit eden bu hâdiseleri durdurmak bakımından bu sınırlı gücü sıfıra bile düşer. İşte bu halde insan, gücü kudreti sonsuz, aynı zamanda rahmeti, merhameti sonsuz bir yaratıcıya inanmak, O’nun rahmetine, şefkatine sığınmak yahut rahmetsiz, şefkatsiz bir varlığın gazabını dindirmek suretiyle uğrayacağı belâ ve musibetlerden kurtulmak, emin olmak ihtiyacını duymuştur. İşte bu sebepledir ki bugün, dünyayı dolduran medeni, gayri medenî birçok milletler, ilmin ve teknolojinin büyük bir hızla geliştiği çağımızda bile halen din namına bir takım akıl dışı, mantık dışı inanışların arkasından gitmektedirler ve bu uğurda canlarını bile vermekten çekinmemektedirler.

Bu içtimai gerçek karşısında felsefeciler, içtimaiyet (sosyoloji) âlimleri gibi düşünürler (mütefekkirler), dinin ne olduğunu belirtmek istemişler, onların herbiri kendi açılarından dini tarif etmek istemişlerdir. Biz burada onların din hakkındaki düşüncelerini ele almayacağız ve esasen buna lüzum ve ihtiyaç da yoktur. Biz burada, müslüman olmamız dolayısıyla, İslâm dinini ele alacağız ve İslâmî görüşe göre dini tarif edeceğiz.

Lûgatta (sözlükte) din, emirlere, kanunlara baş eğmek (itaat), ceza ve karşılık, usûl, adet, yol manalarına gelir.

İslami terime göre ise din; insana insanlığını öğretmek, Allah’ı tanıtmak, insanı önce şu yeryüzünde insanlık, vekar ve haysiyetine yaraşır bir hayata ulaştırmak, dünya nimetlerinden  bir ölçü dahilinde gereği kadar faydalandırmak, insanlarla barış halinde bulundurmak iyi münasebetler kurdurarak iyi geçindirmek ve Âhiret’de de ölümsüz, mes’ud bir hayat sürmesini sağlamak için, Allah tarafından, melek vasıtasiyle, Peygamberlere vahyedilen bir nizam, bir düzen, bir kanundur.

Demek oluyor ki: Bir nizamın, bir düzenin, bir kanunun din olabilmesi için,

1) O nizamın, o kanunun Allah tarafından ortaya konulması,
2) Bir melek vasıtasıyla Peygamberlere vahiy edilmesi gerekmektedir. Ve yine şu tarife göre, bir nizamın, bir kanunun din olabilmesi için o nizamın,

  • Allah inancına,
  • Melek inancına,
  • Vahiy ve Kitap inancına,
  • Peygamber inancına,
  • Âhiret inancına.
  • Her şeyin (hayır ve şerrin) Allah’ın irade ve kudretiyle olduğu inancına dayanması zorunlu bulunmaktadır.

Bu inançlardan hepsine birden dayanmayan bir düzene, bir kanuna din denilemez.