Astroloji Nasıl Çalışır:

Gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir sorudur bu; gök cisimleri nasıl olup da bizim hayatımızla ilgili olabiliyor? Eğer gök cisimleriyle dünyadaki varlıklar arasında gerçekten de bir etkileşim varsa, bu etkinin mekanizması nedir?

Astrolojinin bilimsel bir disiplin olduğunu ileri sürenlere bu sorunun yöneltilmesi kaçınılmazdır. Çünkü bilim, nedensellik yasasına dayanır, yani her olayın bir nedeni olduğunu kabul eder. Causality yani nedensellik ilkesi, neden ile etki arasındaki bağlantının zorunluluğunu dile getiren ilke, doğa bilimlerinin temel ilkesidir. Aristoteles‘in ortaya attığı ilke, Bacon, Galilei, Kepler gibi bilim adamlarının çalışmalarının dayanağı olmuştur.

Bu yasaya göre, gezegenlerin insan ve hayatı üzerinde etkisi olduğundan söz ediyorsak, bu etkinin nasıl olduğunu açıklamamız gerekmektedir. Bu paradigmayla eğitilen batılı zihinler, astrolojinin mekanizmasını etki – tepki kavramlarını kullanarak açıklamaya çalışmışlardır. Bu açıklamaların en eskisi, gezegenlerin çekim gücünün, insan üzerinde etkili olabileceği varsayımından çıkmıştır.

1953’de Dr. Frank A. Brown, bazı istiridyeler üstünde deneyler yaparken çok şaşırtıcı bir şey keşfeder, istiridyeler Ayın çekim gücünü hissedebilmektedir.

Dr. Brown’ın Long Island Sound‘un sularından yaşayan istiridyelerin suların gelgit olayına uygun olarak, yükselme ve alçalma devrelerine göre açılıp kapandıklarını gözlemektedir.

Bunları doğdukları yerden alıp suyla dolu bir tank içinde Illinois’ deki laboratuarına getiren Dr. Brown; onların iki hafta süreyle eski yerleriyle aynı ritimle açılıp kapandıktan sonra bir gün birden bire kapandıklarını ve birkaç saat öylece kaldıklarını görür. Bir süre böyle kalan istiridyeler farklı ve yeni bir ritimle açılıp kapanmaya başlarlar. Bu ritim, doğdukları yerin ritminden farklı, bulundukları noktada deniz olsa suların yükselmesi gereken saatlere uygun yeni bir ritimdir.

İstiridyelerin bulundukları yerin coğrafi enlem ve boylamlarına uygun şekilde ritimlerini yeniden ayarlamaları Ayın çekim gücünün hissetmelerine bağlanır. Buradan yola çıkan bazı astroloji severler, “insanın da dörtte üçü sudan oluşuyor. Ayın gelgitlerini insanın hissetmemesi ve etkilenmesi mümkün mü?” derler.

Nitekim bu doğrultuda, akıl hastanelerinde dolunay zamanlarında hastaların huysuzluklarında artış olduğu yönünde bildirimlerden bahsedilmektedir. Polisiye vakalarının da dolunay gecelerinde belirgin bir şekilde arttığı ileri sürülmektedir.

Elbette insan beyninin su içinde yüzdüğü göz önüne alınınca yer çekiminde görülen değişikliklerin bazı hassas kişileri etkileyebileceğini kabul etmek mümkündür. Yine duygulan oluşturan ajanların çoğunlukla kanla dolaşan hormonlar şeklinde olması da, güneş ve ay tutulmaları, dolunay geceleri gibi zamanlarda etkileşimin olması ihtimalini akla getirmektedir.

Ancak tüm astrolojiyi bu görüşe dayandırmak güçtür. Çünkü astrolojide değerlendirilen gezegenlerden çoğu güneş kadar büyük, ay kadar yakın değildir. Aksine astroloji çalışmasında dünyadan bakıldığında çıplak gözle görülmeyecek kadar uzak cisimlere çok büyük anlamlar yüklenmektedir. Günümüzde bu teori üzerine pek durulmamaktadır.